Gökçen Efe Destanı

Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali *

Özet

Ziya Hanhan Gökçen Efe’nin hayatının destanını yazmış ve Celal Bayar’a ithaf etmiştir. Gökçen Efe Celal Bayar’ın yakınıydı. Gökçen Efe mücadele sırasında hayatını kaybedince ailesini Celal Bayar himayesine almış ve çocuklarını okutmuştu.

Bu yazı, Celal Bayar arşivinde bulunan Gökçen Efe destanın neşridir.

Anahtar kelimeler: Gökçen Efe, efeler, Ziya Hanhan, Celal Bayar, destan, Milli Mücadele.

 

Ziya Hanhan, 1944’te Gökçen Efe’nin Milli Mücadeledeki hayatını bir destan şeklinde yazmış ve bu destanı Celal Bayar’a ithaf etmişti. Gökçen Efe Milli Mücadele’de Celal Bayar’la birlik olmuş ve çok yakın bir işbirlği içinde Milli Mücadelede yer almışlardı. Gökçen Efe’nin Milli Mücadele sırasında hayatını kaybetmesi üzerine Celal Bayar, Efenin iki evladını – Gökçen ve Hüseyin’i – himayesine ve evine almış, eğitimlerini sağlamıştı.1 Ziya Hanhan, Gökçen Efe için yazdığı “Dağların ve Hürriyetin Destanı” başlıklı Gökçen Efe destanını bu sebeplerle Bayar’a ithaf etmişti. Aşağıda tam metni verilen destan, Celal Bayar arşivinde bulunmaktadır.2

Celal Bayar’ın Ankara Kavaklıdere’deki evinde, 1930 (?), sağ başta Hüseyin Gökçen, İş Bankası çalışanları, sol başta Bayar’ın kızı Nilüfer Bayar (Gürsoy), (Nilüfer Gürsoy arşivi)

 

Gökçen Efe

Dağların ve Hürriyetin Destanı

Ziya Hanhan

Bu mini mini destanı Celal Bayar’ın büyük ismine ithaf ediyorum.

20.7.944

Z.M.

 

Hayatından Memnun Adam

İbrahim oğlu Gökçen Hüseyin,

Milyonların milyonda biri

Toprak yollu, toprak damlı köylerin,

Köylüsü ve neferi.

 

Gökçen,

Memnundu halinden.

Gönlü açıktı alabildiğine

Sevgiye, dostluklara, insana

Ve hiç şikayeti yoktu

Kaderden yana.

Bir içi vardı ki, günlük güneşlik

Bilirdi acımasını ve sevmesini

Bir ane gibi uzakıtrdı ona,

Ekin başağını, dal meyvesini.

 

Köyünde bir huzur gölgesiydi o

Gülüşleriyle, bakışlarıyla

Taşırdı yüzünde mevsimleri,

Yazlarıyla, kışlarıyla.

Bir sofra misali sererdi yere

Sevincini ve ümidini.

Allahı içinde bulurdu çok kere,

Bilirdi kitapların bilmediğini.

İncir yaprağında Havva Anayı görürdü,

Zeytin dalında Nuh Peygamberi,

Fransa ihtilalinden haberi yoktu ama hürdü

Doğalı beri.

 

Velhasıl bir iyi kişiydi Gökçen,

Bir şikayeti yoktu halinden.

Bollukları, kıtlıkları karşılardı

Hep aynı dost yüzüyle

Ve halinden memnun yaşardı,

Kıraç tarlasıyla, sıska öküzüyle.

 

İşgal

Yıl 1919

Harabız, yaralıyız, yorgunuz.

Kurşunî gölgelerle örtülü deniz

Mayısın 15’i

İzmir’deyiz.

 

Kırk parçalık Armada

Yan gelmiş, demirlemiş limanda.

 

Gitaralar çalınıyor yer yer

Ne kadar da çok dostumuz (?) varmış

Kordonboyu mahşer…

 

Sahilde bizden üç kişi var,

Biri sakat, biri yetim, biri dul.

 

Kordondan denizi seyrediyor sanki,

İzmir, Edirne, İstanbul…

 

***

 

Galipler, karaya çıktı

Geçit resmi başladı gururun

Saat kulesi üçü çalıyor:

(Durun, durun, durunnnn!)

Kışlaya girdiler,

Süzüle süzüle indi bayrak

İndi yüz yılların süsü,

Artık dalgalanmayacak.

 

İçerden boğuk bir tabanca sesi,

Dıvarlar sağır kurşun sesine

Yere uzanmış bir asker gölgesi

Bir subayımızı vurdular

Kahbecesine.

 

Peçesini indirdi dul,

Yumdu gözlerini çocuk

Eski askerin tahta bacağında

Sızlayan bir arzu: Yolculuk!

Sakat bacağını sürükleyerek

Bir köşeyi döndü Eski Kahraman,

Tik takları hala aksediyor

Uzaklardan, çok uzaklardan.

Şehit Gökçen Hüseyin Efe

Gökçen Türkü Söylüyor

16 Mayıs 1919 akşamı… Menderes boylarının hülyalı gurubu başlamak üzeredir. Gökçen, evinin önünde bir zeytin ağacının dibine bağdaş kurup oturmuştur. Şehirden dönen köylüler ona İzmir’in işgal edildiğini haber veriyorlar. Efe dalgın ve düşüncelidir.

 

Yudum yudum içmişler ufkun kızıllığını,

Karşı dağa yaslanan, serhoş bulut yığını.

Gökler, kanlı çevresi yaralı bir Zeybeğin

Nabzından kan damlıyor sulara Gündüz bey’in.

 

Gazâ meydanlarının hali var akşamlarda,

Ölüm rüya görüşor, saz benizli damlarda.

 

Sükûn indi toprağa göklerden alçalarak,

Gökçen türkü söylüyor, ufuklara dalarak.

 

Düşündüren bir mısra ve düşünen bir beste

Mor sünbüllü yaylalar konuşuyor bu seste.

 

Koyu nefti ormanlar ürperdi sıra sıra,

Bozdağ yamaçlarında canlandı bir hatıra.

 

Köyden serhat boyuna uzanan bir yolculuk,

Göğsunde gonca güller açan bir çocuk,

Dumanlı gözlerinde bir hatıra eriten

Solgun bir dul hayali kımıldadı beriden.

 

Aldı Dul:

Başımda esiyor Bozdağ’ın kışı,

İkiye bölündü uykumun düşü

Kanatlandı uçtu, yuvamın kuşu

Şahan pençeledi onu, ne fayda.

 

Efemin gittiği o günden beri

Çiçekli bahçeler, bir yangın yeri

Yavru yuvasına dönmedi geri

Ayrılığa vardı sonu, ne fayda.

 

Sular akan bir yakut; Ardıç ormanları mor,

Sazın tahta göğsünde sanki, bir kalp çarpıyor.

 

Gökçen tezenesini3 gezdirdi telden tele,

Köroğlu Kırat’ını bağladı Çamlıbel’e.

 

Aldı Köroğlu:

Dağlara korku salanım,

Kartalı gökten alanım,

Eğer, dökülürse kanım,

At sırtında dökülsün, hey!…

 

Nolur tuğlar çekilirse,

Hoyrat dağa dökülürse.

 

Benim belim bükülürse

Yâr yolunda bükülsün, hey!…

 

Köroğlu, oynat kılıcı

Parlasın namlının ucu

Beyler Kalesinin burcu

Parça parça sökülsün, hey!…

 

Sesler, bir şimşek gibi, çaktı karşı dağlardan

Satır satır toprağa kan sızdı mısralardan.

 

Bu türküde çağlayan hürriyetin sesidir,

Bu türkü, Çamlıbel’in Bozdağ’a müjdesidir.

 

Efenin gönlü şimdi, iki yüzlü bir bıçak

Ölmek mânâlı, şerap için, aşk için.

 

Aldı Şair:

Efem, bırak sızlasın, bırak kanasın için!

Istırabı tatmayan aşkın yabancısıdır,

Çektiğin ağrı efem, bir doğum sancısıdır.

 

Bu çekilen ağrılar müjdesidir yarının

Yarın düğünü başlar, Mendres boylarının

Gene Güme dağında açar penbe çiçekler,

Gene oyuna kalkar, çam yarması Zeybekler.

 

Her karanlık gecenin sonu mutlak bir şafak

Sakın üzülme Efem, yarın güneş doğacak.

 

Karar

Hacı halil, çoban Ese, Tek Kürek

Ve yere çömelmiş iki Zeybek

Yani, bütün ileri gelenler

Köyde, Gökçen’in evindeler.

 

Ah, neler olmuş neler:

“Gavur, İzmir’e çıkmış,

Sıra bağlı, gül bahçeli İzmir’e.

 

Gidişat çok karışıkmış,

Yarınlık-bugünlükmüş Tire…”

 

Habire anlatıyor Çoban,

Dinliyor berikiler

Hacı Halil ihtiyarladığna pişman,

Zeybeklerin alnı kırışık dolu

Ve yeniden sızlıyor Tek Küreğin

Dört sene evvel kesilen kolu.

 

Gökçen’i sorarsan, canlı cenaze,

Kesseler kanı akmayacak.

 

“Nereden saplandı bu kahbe bıçak,

Gökten mi iniyor bu bela bize?”

 

Boğulurcasına efkârlı hepsi,

Hepsinin gözleri çivili yere

Aldı bir türküyü Çobanın sesi

Tezme değdi tele.

 

Aldı Çoban Ese:

Yeter Gökçen, yeter! Eğlendin gayi,

Göğsünü germenin sırası geldi.

 

Yükünü yüklendin, taylandın gayri

Bu yola girmenin sırası geldi.

 

Efeler durumu dava olunca,

Kalenin bayrağı çekilsin burca

Kara bahtımızı boylu boyunca,

Toprağa sermenin sırası geldi.

 

Sen ki, muradına burda ermiştin,

Kekikli dağlarda sevgi dermiştin.

 

Bu yurda bir zaman gönül vermiştin

Şimdi, can vermenin sırası geldi.

 

Çoban der, sazımda kırıldı telim

Bir gümüş pınardım, bulandı selim

Dumanlı dağlara çevrildi yolum,

Bir boy göstermenin sırası geldi.

 

Karanlık izbede bir ışık yandı,

Çehreler ağardı, aydınlandı.

 

Gökçen’in içinde boy verdi dağlar,

Sızlamıyor Tek Küreğin kolu artık

Ve Hacı halil gençtir şimdi,

Doksan üçteki kadar…

 

Çözüldü toprağı donduran kış

Oh Allahım, dünya varmış

Dağlar gerilmiş ufka kanat kanat

Gökçen uykudan yeni kalkmış,

Yunmuş yıkanmışça rahat.

 

Aldı Gökçen:

Kış geçti, bahar yakındır,

Aldırma gönül, aldırma.

 

Madem ki dağlar yakındır

Aldırma gönül, aldırma.

 

Çiçek açmış dağ yolları,

Bezenmiş Aydın illeri

Dost bahçesinde gülleri,

Soldurma gönül, soldurma.

 

Dağda ölmek yiğit şanı,

Veren alır tatlı çanı.

 

Üstüne dostu düşmanı

Güldürme gönül, güldürme.

 

Kırlangıç Kalbi

Vaktiyle, bir saçak komşumuz vardı

Kanatlı, cıvıl cıvıl minik bir komşu

Havadan müthiş anlardı,

Rasatane gibi bir kuştu o.

 

Yuvasında barometresi yoktu,

Toriçelliyi tanımazdı bile.

 

Hava tazyikini duyardı, bilirdi

Küçücük kalbiyle.

 

Bütün kırlangıçlar,

Yağmur yaklaşınca

Alçaktan uçar.

 

Çoban Ese, kırlangıçlar gibidir,

Olanı biteni sezer içiyle

Ömrü köyde geçer ama,

Dünyayı bilir.

 

Bir geni, sulara vermiş göğsünü,

Ne padişah umurunda, ne cezir

Dalgalar üstünde yol alıyor,

Lâcivert bakışlı sarışın Hızır.

 

Gözlere gizli olur mu,

Ese, iç gözüyle gördü her şeyi

Uzandı gönül penceresine

Açtı perdeyi

“Gördü kim deryadadır ol şehsüvar,

Saklı işler cümle oldu aşikar.”

 

Aldı Çoban Ese:

Gene dalga dalga gönül denizi,

Gene duman duman yaylanın yüzü

Eşini aldırmış bir körpe kuzu,

Kirpikler ıslanı ıslanı gelir.

 

Yolcular dönmedi gurbet ilinden

Şikayet seslenir, gönül telinden.

Dağlara yaslanı yaslanı gelir.

 

Rüzgardan bir müjde esiyor bize,

Uyku haram olsun gözlerimize

Bir gemi açılmış Karadeniz’e,

İçinde tanrımın aslanı gelir.

 

Efe Dağ Yolunda

Gökçen hazırlıklarını bitirdi, dağa çıkıyor. Kızanlarıyla hellaştıktan sonra atına atladı. Bir mahmuz darbası ve çılgın bir dört nal… Efenin savurduğu mahmuzlar hayvanın karnına saplanmış ve çizmesine kan sıçramıştır. Gökçen, yıllardan ve yıllardan sonra döktüğü ilk kanın azabı içindedir.

 

Aldı Şair:

Sakın aldırma Efem, topuğunda daha kan.

Hem ne olur erisen ve büsbütün kan olsan

Şu Küçük Menderes’te kan çağlansa ne olur?

Genç kızlar kan içinde gelişir, anne olur.

 

Hayat içinkan ister, sevgi için kan ister

Dön de bir bak sağrıya, nasıl köpüklendi ter?

Atın hızını aldı, akan bir damla kandan

Artık, rüzgarlar bile yetişemez arkandan.

 

Sen de kendi hakkını, kendi kanınla ara

Kır atının başını Efem, çevir dağlara!

Boynundaki tasmadır, köyde köpeğin süsü

Fakat, tasma taşımaz dağlarda kurt sürüsü.

 

Sert havalı dağlara hür alınlar yaraşır,

Rüzgarlar dağda büyür, düğda kasırgalaşır

Köpüklü seller bile dağdan alır hızını.

Dinle, at nallarından dağın çarpan nabzını.

 

Aldı Dağ:

Dağ havası bir hoş olur,

Kan, Zeybeğim dağlardır bu!

 

Esen rüzgar sarhoş olur,

Kan, Zeybeğim dağlardır bu4

 

Aç kurtlara aş verilir,

Uğrunda savaş verilir

Baş alınır, baş verilir

Kan Zeybeğim, dağlardır bu!

 

Yücesi namlı namlı kar

Eteğinde uyur bahar.

Hem zehri hem şifası var

Kan Zeybeğim, dağlardır bu!

 

Aldı Şair:

Gene bulutlar al al, gene dağlar mor Efem,

Bak, derinden derinden sesler geliyor Efem!

 

Dinle, karşı ormanda bir şeyler var bu akşam,

Büyük bir sır taşıyor esen rüzgar bu akşam.

 

Tütüşan bir yangındır güneş, dağın gösünde

Bir celik tavlanıyor, Gök Tanrı’nın örsünde.

 

Sen, toprağı alt eden bir, saban demirisin

At gönlünü dağların potasına, erisin.

 

Sonra sıyrıl, sınından çekilen kılıç gibi,

Batı yangınlarında alevlen bir hınç gibi.

 

Pırıl pırıl gölgeni içelim, su yerine,

Gözümüze işiğin dolsun, uyku yerine.

 

Gözümüze ışığın dolsun, uyku yerine.

Denize in, dalgalan, güneşe ağ, bulut ol

Göğe çekil, bayraklaş, ufka geril, hudut ol.

 

Dudaklarında türkü ve alnında bir yara,

Dumanlı yaylalarda Efem, kendini ara!

 

Dağ Geceleri

Bozdağ’da Gökçen Efenin bir kişilik karargahındayız. Efenin dağda ilk gecesi… Karargahın möblesi çam dallarından ibarettir. Gökçen, geceyle ve dağlarla başbaşadır.

 

Günler, uçup giden beyaz bir atlı.

Gece, dağ başında siyah kanatlı,

İri bir kuş gibi sabahı bekler.

 

Suların koynunda gerinir uyku,

Ormanda ürperir, gizli bir korku

Sapında kıvrılır, susar çiçekler.

 

Sonsuz bir sükundur dağın rüyası.

Gölcük gök yüzünün gümüş aynası

Kıyıda dinlenir gamlı leylekler.

 

Kımıldar, uyanır çamlardan biri,

Sorar yıldızlardan eski günleri:

“Nerde eski mehtap, eski Zeybekler?”

 

Ve yıldız der ki:

Zaman, dalğın bir kuşun minicik çantasında

Ve devreden mehtaplar, dağların arkasında.

 

Bir kayanın dibinde yosunlaştı mevsimler

Silindi hatıralar, unutuldu isimler.

 

Mehtap, mevsim ve ömür aktı bir su sesinde,

Bir denize vardılar, sükûtun ötesine…

Orman gene uyur ve yıldız susar.

 

Beyaz bir rüyaya gebe uykular

Sükût, yapraklarda, dallarda sükût

Sükût, ufka giden yollarda sükût

Sükût, damla damla güzlerde uyku

Sükût, çevre çevre karanlık bir su.

 

Gökçen şimdi ormanda çarpan bir kalp gibidir,

Dakikaları sayan yalnız onun kalbidir.

Yalnızlık, insanları az çok tanrı yapan şey

Efe saza dokundu, “Arkam sesin, dağlar hey!”5

 

Aldı Gökçen:

Geceden, dağlardan selam var size,

Gelin akan sular gelin denize!

Düşün, dağ yolunda açtığım size

Dağılmış kuzular, sürüye gelin!

 

Dağları bekleyen kurdun ünüdür,

Zeybekler, yurdunda yurt sürgünüdür.

Saflar aralandı, dava günüdür

Gelin koç yiğitler, beriye gelin!

 

Gökçenim! Şahadet parmağın kaldır,

Göğsüne imanın nurunu doldur.

Dağ yolu Allaha varan bir yoldur,

Dağlara yürüye yürüye gelin.

 

İlk Kurşun

Efe dağa çıktıktan sonra, bir müddet, düşmanla karşılaşmaktan çekindi. Korkuyor muydu? Elbette hayır! Daha çıkan bir Türk Zeybeği neden korkar. Bu belki, onun boş yere kan dükmek istememesinden ilei geliyordu. Türk milleti; tok aslana benzer, mecbur kalmadıkça pençesini kana batırmaz. Fakat her şeyin bir haddi vardır, sabrın da tahammülün de…

 

Bayında oyasız, soluk çenberi,

Eğninde mintanın rengi belirsiz.

 

Geliyor bir gülçe kemik ve deri

Dizleri dermansız, gözleri fersiz.

 

Açık kıllı göğsü parça pcrça mor,

Yüzü şikayetsiz, gözleri kuru.

 

Karşıdan on altı süngü geliyor,

On altı süngünün ortasında o.

 

Bu gelen zavallı, saf bir yörüktür,

İhtiyar yörüğün suçu büyüktür

Çadırda bir dolma çiftesi varmış

Her Allahın günü ava çıkarmış.

Kim bilir ne kadar keklik avladı.

 

Ah,minik kuşların zalim celladı,

Ah seni yüreksiz, ah seni barbar,

Bu gün elimizden çekeceğin var.

 

Birden sağanaklaştı dipçik yağmuru,

Yörük, şikayetsiz, gözleri kuru

Donuk bakışlarla baktı onlara.

 

Kim bilir kaçıncı dipçikten sonra

Yılıkdı, yüz üstü düştü toprağa.

 

Bir kayanın dibinde Efe, ağır, temkinli

Bir oyun seyrediyor, gözler kısık ve kinli.

 

Gökçende bir denizin korkunç durgunluğu var,

Kasırga başlamadan denizler böyle susar.

 

Böyle susar namlıda mermi, tetik düşmeden,

Hasmını böyle süzer, parslar pençeleşmeden

Vâdesi yetenlere böyle yaklaşır ecel,

Boşluk böyle susmuştur mutlak, kaostan evvel.

 

Bir kiriş darbesiyle uçmak için hedefe,

Yayında bir ok gibi bikliyor Gökçen Efe.

 

Dipçikler boşanıyor, iniyor aynı hızla,

Galipler küfrediyor şımarık bir ağızla:

“Doğrul çabuk, dağın iti!

 

Vire kamoti, kamoti

Haydi çabuk ayağa kalk!”

Şırrrrak, şırrrak, şırrrak, şırrrak.

 

Gökçende hatlar gergin, beti benzi sap sarı

Son bir bıçak darbesi, kesti en son damarı.

 

Duruşu başkalaştı, bakışı başkalaştı

Ve son bir damla suyla okyanus doldu, taştı.

 

Şimşek gibi bir nara inletti göğü yeri

“Ülen, bırakın onu, gidinin kahbeleri!”

 

Ve ufuklar bir daha duydu martin sesini

Gökçen Efe savurdu, zulmi ilk sillesini.

 

Efenin Bayraktarı

Adı Osman,

Yaşı on sekize varmamış henüz

Açılıyor, kapanıyor zaman zaman

İzmir havasına benzeyen bir yüz.

Gözlerinin içi Körfez yeşili.

 

Tahrirli tahrirli ve koyu koyu

Nerdeyse görünecek söyle bir baksan,

Ya Karşıyaka, ya Kordonboyu.

 

Çocuk değil sihirbazın biri

Yüzünde dağa getirmiş,

Bizim İzmir’i.

 

***

 

Bir iş var Osman’ın dertli başında

Efeyle bitecek çok mühim bir iş.

 

Yoksa öyle seyyar esnaflar gibi,

Resim satmak için değil bu geliş.

 

Çeteye yazılmak istiyor Osman,

Efe, “Daha çok gençsin, geri dön.” diyor.

 

İzmir yüzlü çocuk kararını vermiş çoktan,

Onu ters yüz etmek zor.

 

Zeybeklerden örülmüş bir halka

Ortada efeyle Osman

Pazarlık ediyorlar, gırtlak gırtlağa…

 

Osman, bıçak gibi bileyerek sesini,

Anlatmağa başladı,

Dağa gelişinin hikayesini.

 

Aldı Osman:

“Ben Kahratlı Osman,

Aş yüzlü Ayşe’nin nişanlısıyım.

 

Yedi pare köyde ismi anılan,

Delikanlılar delikanlısıyım.

 

Sözde bu perşembe evlenecektik,

Her şey hazırlandı, başlık, gelinlik.

 

Dün ay yüzlü Ayşe yanıma geldi,

Gene her zamanki gibi güzeldi.

 

“Osman, dedi, senden bir şey istemem,

ne davul, ne düğün, ne harmadalı

yalnız, beni ata bindirirlerken

baş ucumda bayrak dalgalanmalı.”

 

Ne denir efeler, buna ne denir?

Ben de, “Peki.” dedim gül yüzlü yare.

 

Karakoldan izin almak lazımmış

– Düşünün efeler, onlardan emir –

Başa geldi, çekilecek ne çare.

 

Neylersin, yollandık Fata’ya6 gittik,

Çavuşa bir selam sarkıttık şöyle.

 

Yüzümü taradı gözleri, dik dik

Nerdeyse yiyecek beni gözüyle.

 

Kısaca anlattık meramımızı,

Söz açtık düğünden, köy adetlerinden

Sırıttı, sırtardı yılışık ağzı

Kalktı yerinden

Halinde umulmaz bir telaş vardı.

 

Kilitli bir dolaptan bir bez çıkardı.

Getirdi, masanın üstüne serdi.

 

Ne oldum Gökçen Efe, bilsen ne oldum

Ustura yalamışım gibi içim ürperi.

Bu, gönlümün gözümün yabancısı olan renk,

Sandım ki oracıkta gök başıma çökecek.

 

Elim boş köye dündön, buldum Ayşe’yi.

Dedim ki, “Ey benim doğan ay yüzlüm,

Sızırılmış balım, dikensiz gülüm!

 

Nişanlın, eli boş döndü Fata’dan

İzin alamadım, beni bağışla.

Bir bayrak düşünüyorum, alev duman,

Bir bayrak çekeceğim karalıklara,

Senin bayrığın olacak bu gece kışla.

 

Gece karakola verdim ateşi,

Geçtim karşısına adım adım,

Sallana sallana zeybek oynadım.

Ben nasıl dönerim hal böyle iken,

Geldim, ocağınıza düştüm, der gibi.”

 

Dalmış seyrediyor, Osman’ı Gökçen

Kaleden İzmir’i seyreder gibi.

Efede kaşlar çatık.

 

Susmuş,

Nefes almıyor ortalık.

Kaşları bir müddet gerili durdu

– Arzedelim sırası gelmişken –

 

Gökçen

Kaşlarıyla düşünür,

Bıyıklarıyla konuşurdu.

Çıt yok ortada…

 

Bir gizli büyüyle büyülü hepsi

Gümbürdedi derinden derinden

Gökçen’in sesi.

 

Aldı Gökçen:

Her köşede bir yangın, dört yan ateş denizi

Kaptık koyverdik ateş seline kendimizi

Bu ateş deryasında yanan yalnız biz miyiz?

 

Bir uçta Ağrı Dağı, öbür uçta Akdeniz

Bir ülkenin üztünde ateş dalgalanıyor,

Güzel Antep yanıyor, bizim İzimir yanıyor

Anayurt boydan boya tutuşan bir bayraktır,

Vatan ya kül olacak, yaput kurtulacaktır.

 

Sana gelince Osman, bahtın sana yar olsun,

Zeybeklerin içinde adın başraktar olsun.

 

Uğurlu ellerine al öksüz bayrağımı,

Beş dakika sonra mı elle sene sonra mı,

Bu ağır uykusundan uyandığı gün Tire

Kışlanın sancağını sen toka et göndere.

 

On yedinci

Dağlar emziriyor körpe kuzuyu,

Filizleniyor, ana çekirdek,

Damlalar dolduruyor bardakta suyu,

Gene çıka geldi bir yeni zeybek.

 

İbrişim bıyıklı arık gövdeli

Poturu yamalı bir garip kişi.

Kimden tüfek alıp buna vremeli?

 

Çok zor on yedincinin bu, tüfek işi.

Yaran-ı ba-safa bir hoş bilir ki,

Tüfek mevcudumuz on altı idi.

 

Anları (?) Gökçen,

On altı kişinin topuna birden

Posta okuduğu gün aldı idi.

On altı tüfek ve on yedi baş,

Bütün zeybekleri aldı bir telaş:

Nerden silah bulup buna vermeli?

 

Pazarda satılmaz ki, gaybını tüfek.

Debboyumuz mu var, elden ne gelir?…

 

Nerden çıktı geldi bu garip zeybek?

On yedincide surat asık mı asık.

Ne var, gavur muymuş sanki garipse!

Bir, ağızdan dolma tekli de mi yok?

Evden baltasını alırdı bilse…

 

Yalvaran gözlerle Efeye baktı,

Eğer utanmasa ağlayacaktı.

Düşüncede kaşları gene Efenin,

Gene kaşlarıyla düşünüyor o.

 

Ve Gökçen, insanı çıldırtmak için,

İnsanı çileden çıkarırcasına

Düşünen Adam’ına benziyordu

Meşhur Roden’in.

 

Bir zaman sonra duruldu yüzü,

Ortada bir büyü bir tuhaf iş var

Rodin’in heykeli ve Battal Gazi

İç içe bağdaşmış oturuyorlar.

 

Bir karra vermişe benziyor yüzü,

Çekti kucağına sedefli sazı.

 

Aldı Gökçen:

En gergin düzeni verin sazlara,

Bağlama kucakta, mızkap teldedir.

 

Bir sefer göründü gene bizlere,

Ayak üzengide, dizgin koldadır.

 

Zeybeklerden beşi ayrı dizilsin,

Yanık karakola sefer düzülsün

Çözlsün yolların bağı, çözülsün

Gümedağ’dan esen rüzgar yoldadır.

 

Kılıç bulmak kolay, bilek mesele.

Zülfikar neylesin bileksiz ele

On yedinci zeybek, üzelme hele,

Senin nasibin de karakoldadır.

 

Fakir on yedincinin neşesi geldi,

Efeyi sarılıp öpesi geldi.

Bir gülüştü sanki baştan ayağa.

 

Gülen gözleriyle sardı Efeyi,

Baktı öper gibi Zeybeklere

Ormana ve karşı dağa…

 

Ne tuhaf adammış şu on yedinci,

Gene bir mesele attı ortaya

Ben de gideceğim diye tutturdu.

 

Bayında dumanlar tütermiş güya

Döğüşe bir nice zaman hasretmiş

Bu ne tuhaf arzı, bu ne biçim iş?…

 

On Yedinci Cenge Gidiyor

Nihayet geldi çattı gece

Altı gölge yola revan oldu,

Altı gölge gibi sessizce

Bir düşünce kadar sessiz altısı

Ve en önde gidiyor,

On yedincinin tüfeksiz karaltısı.

 

Nereye gidiyorsun garip zeybek, nereye?

Çalınan davulu düğün mü sandın?

Gece baskınını oyun mu sandın?

Her giden döner mi sandın geriye?…

 

Karakolu bastılar,

Çalıya da martin astılar.7

Postayı dağıtmak pek kolay oldu

Nice servendamın kaddi yay oldu.

 

Bir yana yığdılar ganimetleri

Tüfekler sıra sıra, tüfekler boy boy.

Tüfeği neylemeli, oy kardaşım oy,

On yedinciyi toprağa verdikten geri!

 

Bir gül fidanının kırıldı dalı,

Açıldı kafes, uçtu kuş.

On yedincinin bitti masalı

Bir varmış, bir yokmuş.

 

Bir Zeybek Ağlıyor

Çok tecrübe edildi. Gözyaşı milletlerin alnına sürülen lekeyi temizleyemiyor, muhakkak biraz da alın teri ve kan istiyor. Efe ağlamaz derler, laf… Niçin ağlamasın, vurulan zeybeklerin yarasından kan akmıyor mu? Hem ağlamak ileri bir insan işidir. Evce, köyce, milletçe ağlamak ne zevkli şeydir. Biz, bu zevki kanasıya tatmış bir milletiz. Ne mutlu bize!

 

Vakit gece

Yağmur çiliyor belli belirsiz,

Yağmur çiliyor, inceden ince.

 

Orman ıslandı yaprak yaprak

Ve toprak kokan toprak,

Yorgun çıplak

Bir sevgili gibi serildi yere.

 

Vakit gece

Yağmur çiliyor beli belirsiz,

Yağmur çiliyor, inceden ince.

 

Ormanda nöbet bekliyor biri,

Nöbetçi zeybeğin gözbebekleri

İki burgu gibi deldi geceyi,

Baktı uzaklara.

 

Ve neden sonra

Yorulunca gözleri

Açtı içine açılan pencereyi

Geçti karşısına…

 

Beyaz baş örtüsüyle annesi,

Çocuklarının gülüşü,

Karısının geeel diyen sesi

Çıktı karşısına.

 

Düşündü zeybek:

Şu saatte belki,

Hala uyumamıştır benimki.

 

O, şimdi kalaylı bir bakır gibi,

Işıl ışıl rüya görebilirdi.

 

Kendini sulara bırakır gibi,

Büsbütün sevgiye verebilirdi.

Birden

Ilık bir şeyler aktı içinden.

Şimdi nöbet beklediği yerde,

Yarın bir çalı arkasında, bir siperde

Alnından vurulup ölebilir de…

 

O zaman gözleri açık gidecek.

Ürperi, içinden ürperdi zeybek.

 

Şikayet eder gibi sordu göklere:

“Niçin bizi üzdün böyle boş yere?

Ne istedin Tanrim bizden

Biz, memnunduk halimizden.

 

Yolumu bekliyor orada karım

Ve her gece rüyama giriyor

Anam, çocuklarım.”

İki damla gözyaşı aktı gözlerinden,

Gözyaşları içinde düşündü zeybek.

 

Geceyi, yağmuru Rabbi bilmeden,

Geceyi, yağmuru, Rabbi severek.

 

Bayındır Yolu

“Karlı dağlar karanlığın kalktı mı,

Kahbe felek, ayrılığın vaktı mı?”

Halk Türküsü

 

 

Bir hal oldu Gökçene,

Bulut bulut esiyor yüzünde keder

Katmerleşmiş alnında çizgiler

Efkarlı alabildiğine…

 

“Çatal’ı8 berhava edersin diye

emir gelmiş Ankara’dan.

Düşman mitralyöz koymuş köprüye,

Gemi azıya almış Menderes,

Tufan mı tufan…

 

Geçitleri sel almış

Köprüleri karakol.

Salihli’den varıp dolaşsan

Bir haftalık yol.

Gökçeni tarifsiz bir keder aldı.

 

“nesini atarsın, anam sesini?

Çatal’a vardın da atması kaldı.”

 

Zeybekler farkında işin

Gökçen’inbağrında akıyor seli,

Dağlarda eriyen kış’ın.

Bir yanda düşünüyor gökçen.

Bir yanda saz çalıyor Ese.

 

Çatal’a gitmeye can atan çoook,

İş ki, Efe izin verse.

 

“Karlı dağlar, karanlığın kalktı mı,

Kahbe felek sel indirme vaktı mı?”

İşi açığa vurdu çoban

Ve bir kürkü aldırdı,

Ağırdan ağırdan.

 

Aldı Çoban Ese:

Gümüşlü mavzeri yüze alınca,

Dereler kan olsa geçeriz Efem!

Ömür kadehimiz böyle dolunca,

Onu yudum yudum içeriz Efem!

 

Koca Yörük, Ali Zeybek üçümüz

Bağladık yükleri, hazır göçümüz.

Çare ne, hükümetti bir yol içimiz

Tuğları kaldırdık, göçeriz Efem!

 

Madem yol bitecek bir, son durakta

Ister dağda bitsin ister ırmakta.

Bayındır yolunu açamasak da,

Cennet kapısını açarız Efem!

 

Çaresiz peki dedi Gökçen

Ve üç zeybek yuvadan uçtu,

Kuşlar yuvaya dönerken.

Sinirli saatler geçti,

Sızmalı, nöbetli uzun bir gece.

 

Menderes çağladı durdu

Belki senelerce senelerce.

 

Nihayet ağardı dağ başları

Gökçenin uykusuz gözlerinde yandı fecir.

 

Müfreze seferden döndü,

Yanlarında bir müjde ve birkaç esir.

 

Çatal istasyonu toz duman olmuş,

Tevatür döğüşmüşler.

Hat boyu kan revan olmuş,

Kırılan kırılmış

Bunlar da esir düşmüşler.

 

Gökçen Esirlerini Salıveriyor

Efenin tel örgüsü yoktu,

Tecrit kampı falan hak getire.

 

Aklından geçmezdi adam sürmek

Buzlu siteplere…

Biz,

O gerece medeni değiliz

Öğrenemedik bir dürlü insan tasfiyesini

Ordu ordu, yığın yığın,

Ne iperitli oda keşfedebildik,

Ne elektirikli fırın.

Gökçen esirleri aldı karşısına,

Sorguya çekti bir bir.

 

Ama istihbarat tekniğine göre değil,

İnsancasına.

Evini barkını sordu onlardan,

“Çoluk çocuğunuz var mıydı?” dedi.

 

Kimi işinden gücünden söz açtı,

Kimi anadan yardan.

 

Balıkçıymış birisi,

Bilmem hangi adada balık tutarmış.

 

Esmer, kıvırcık saçlı bir oğlanın

Arkadya’da nianlısı varmış.

Küçük bir kız kardeşi varmış birinin,

Bir başkasının hasta annesi.

 

Sebebini bilmeden titriyor Gökçen’in

Eski, gümbürtülü sesi:

“Ülen, kim yollamış bunları buraya,

Gel desatma anasını kahbe feleğin!

 

Bizimkiler burada perişan, onlarınki arda

Bu çaprazlık, bu fitne, bu tezvir kimin?”

 

Bir zeybek sofra serdi yere,

Kahvaltı ikram edildi

Kordudan,

Dilin yutan esirlere.

 

Ve yemekten sonra

Esirler dağdan ayrıldı

Iki koruyucu melek gibi önde giden,

İki muhafız zeybeğin ardı sıra.

 

Bir Mehtap Gecesi

Kır böcekleri ve zeybekler uyanık yalnız

Vakit gece,

Ormandayız.

 

Gök, pırlanta çivili, zümrüt nakışlı saray

Gülümsüyor zeybeklere balkondan

Solgun yüzlü, sırma saçlı ay.

 

Efeler dağılmış ikişer üçer,

Kimi bağdaş kormoş, uzanmış kimi

Kımıldıyor hâre hâre cepkenler

Işık çünbüşü, renk âlemi…

 

Sesler geliyor derinden

Bir böcek fülüt çalıyor,

Dağın ötelerinden.

Bir ses, kesik ve gizli gizli

İnsanı hayale götüren bir ses.

 

Canlanıyor bir fülütün sihriyle

Üç ben sen evvelki Efes.

 

Kabına sığmıyor biri,

Başı uzaklarda, çok uzaklarda

Mehtaba dalmış gözleri.

 

Uzun bir yolculuk düşünüyor o

İçinden başka dağlar, başka ormanlar

Canı ne konuşma istiyor,

Ne uyku.

 

Ali Zeybek,

Yarın Yörük Ali’ye

Elçi gidecek.

 

Dağların dağlara ilk seslenişi,

Dostlara ilk selamı Gökçen Efenin.

 

Ali Zeybek başaracak bu işi,

O, bir posta güvercini kadar kendinden emin.

 

Mırıltılar dindi bir bir,

Sustu divanayı anlatan ses

Silindi boşluğa çizilen Efes

Kayboldu hayal şehir.

 

Derin sular gibi akıyor zaman,

Ağır, durgun, heybetli.

 

Dönüyor zamanın çalkantısında

Ay ve Ali.

 

Uzandı yattı sırt üstü.

Dudaklarında buruk bir içki tadı,

Yıllanmış şarap gibi ağır bir türkü

Boşluğa damladı:

 

“ay karanlık gece vurdular beni,

ölmeden mezara koydular beni.”

 

Düşüne, düşüne uyudu sonra

Ormanda çıt yok artık

Bir yarım türkü takılmış dallara,

“Ay karanlık…”

 

Hazla öper gibi bir sevgiliyi

Mehtap gözlerinden öptü Ali’yi

 

Aydın’dan Dönüş

Mehtap sefasından üç gece sonra

Aydın cephesinden dönüyor Ali.

 

Yollar tenha,

Yollar hayıtlı, böğürtlenli

Gölgesini sürüyerek peşi sıra,

Aydın cephesinden dönüyor Ali.

 

Işık okyanusunda yüzen tek gemi,

Bir başka aleme yapılan sefer

Almış pupadan meltemi,

Fora yelkenler.

 

İyi haberlerle yüklü o,

Anbarları teselli ve ümit dolu.

 

Denk denk ışık, nur hamulesi

Nihayet söküyor beklenen şafak:

 

Ne zamandır susan Aydın Cephesi

Yakında konuşacak.

Aydın çukurunda hazırlık tamam,

Yörük Ali Efeden Gökçen’e selam.

Sapına kadar iyimser Ali.

 

Neler kurmuyor o, bilseniz neler

“Zeybekler Aydın’dan yürürse eğer,

Gavur bozulur, sulf olur gâri.”

 

Ver yansın ediyor sonra hayale,

“Ali Zeybek bilir ne yapacağını.

Düşman Tire’den kaçsındı hele.

 

O çekmezse yuh olsun Osman’dan evvel

Kışlanın sancağını.”

Baştan ayağa ümit ve arzu

Neler düşünmüyor o,

“Aşağıki bağa kalem aşısı,

havuzun başına bir yeni çardak.

 

Ahmet’e zorlu bir zünnet düğünü.”

Ve kaptı koyuverdi türküyü:

Ankara’nın taşına bak!

 

Yürüyor kuşlar gibi neşeli, hür

İçinde kurtulan memleket, kavuşulan sıla

Her şeye, her şeye değer bu ömür

Kahrıyla, zulmuyla, belasıyla…

 

Yürüyor o, dönüyor dünemeçleri bir bir

Bir rüya âlemi yolboyu

Renk, hayal ve şiir.

 

Bir dirseği daha döndü,

Beyaz gecenin içinde

Sırtalan gözü kadar hain,

Sırtalan gözü kadar kırmızı

Bir ateş yandı söndü.

 

İrkildi birden,

Fena ihtimaller geçti içinden:

“Bu Allahın kırında cıgara içen kim?

 

Ey benim kara kara düşlerim.

Ey içinde yanan sıla hasreti.”

 

Yürüyor, sırtında soğuk bir ter,

Teneşir rutubeti.

 

Ve bir yaylım ateşle sırsıldı hava

Elveda beklenen iyi günler,

Elveda bütün rüyalar

Elveda…

 

Ali Zeybek,

Artık köye dönmeyecek.

Ömür şişesini taşa çaldı o

Artık ne sevinç, ne keder, ne korku…

 

Kurdun Yavrusuna

 

“Kışlanın önünde redif sesi var

Bakın çantasına acep nesi var?

Bir çift kundurayla bir de fesi var.”

Yemen Türküsü

 

 

Dereli köyünde, Ali zeybeğin avlusundayız. Kederden taş kesilen köylülerin arasında Ali Zeybeğin karısı, yeşile yaklaşan sarı yüzüyle, dim dik durmaktadır. Ali’nin terekesi yazılıyor. 12 saatten beri yetim kalan oğlu, heybeden çıkarılan öteberiye, sonra annesine, avluda toplanan komşu kalabalığına, gene annesine, dipçiği kanlı tüfeğe, sonra tekrar annesine bakmaktadır. Konuşamıyor, kimseden bir şey soramıyor. Konuşsa, kelimelerin ağzından birer cam kırığı gibi yere döküleceğini biliyor. Hıçkırığı benzeyen acı gülüşünü yanağıyla dudağının arasına iliştirmiş, annesinin bronz çehresini yandan seyrediyor.

 

Sesini kaybeden ev,

Ocakta tireyen alev,

Havaya sualler çizen baca,

Avluda köpek kederli,

Tüneğinde ürperen sahipsiz atmaca.

 

Meydanda Ali’nin halı heybesi,

Düğüm düğüm olmuş genç dulun sesi:

 

“Bakın çantasına, acep nesi var?”

“Bir çift kundurayla bir de fesi var.”

 

Yazıyorlar Ali’nin

Fakir terekesi.

 

Toz tütün, bon kağıdı, bafon tabaka,

Teneke kapaklı yuvarlak ayna.

 

Sırmalı bir çevre, yer yer lekeli,

Ona incir sarmış ölmeden Ali.

Neler düşünmüyor du:

 

Hınzır kedi gene gebe,

İçerde mayası gelmiştir hamurun.

 

Bu gün günlerden ne?… Perşembe

Tavuk, kuluçkadan kalkacaktı bugün.

Her şey çoğalmada, her şey.

 

Fakat kaç para eder, öldü kocam,

Evlilik defteri dürüldü, hesap tamam.

 

Şimdi ben dulum ha?… Hey Allahım hey!

Neler düşünmüyor dul:

Ne de uzun öttü komşuda horoz.

 

Demin ne demişti İmam?

Yetim Ahmet bin-i müteveffa Ali

Artık imamca konuşuyoruz.

 

Ölü yıkayan talkın veren İmam

Allahın işine akıl sır ermez.

 

Ali vuruluyor, tüfeği sağlam.

Neler düşünmüyor dul:

 

Ahmed’in boyu ne de küçükmüş,

Çocuk bir karış, tüfek bir kulaç

Ucundan kesilse olur mu dersin.

Atmaca bu gün de aç.

 

Gene böyle aç kalmıştı geçende.

At bu gün de tımar edilmedi,

Adaaaam sen de…

 

Bir kırlangıç gölgesi gibi uçtu zamanlar,

Bir pervane hızıyla çevrildi yelkovanlar.

 

Tüfek demircide, Ali toprakta.

İkisi de şekil değiştirmede.

 

Ali filizlendi genç bir yaprakta,

Kuru dal yeniden meyve vermede.

 

Çocuğun boynunda ok ok damarı,

Kirpik nemli nemli, göz dolu dolu.

 

Genç dulun çehresi sarı mı sarı

Nöbete giriyor, Ali’nin oğlu.

 

Bir ana kurt gibi sakin ve serin,

Toprağa çömelen dul annesinin

Dizine basarak atladı ata.

 

Ve kurdun yavrusu

Bir yavru kurt gibi dağa yöneldi,

Minicik omzunda kesme filinta.

Çark-ı Felek

Günlerden bir bayram günü.

Davulsuz, düğünsüz bayram

Davula, zeybeğe hevesli yok ama,

Ne de olsa garipsiyor adam.

 

Yaslı bayramları bu üçüncüsü,

Harmandalıya hasret bayramlar

Tellerde susan Çakıcı türküsü

Ve bozkırlardan inmeyen bahar.

 

Bir yanda ayrılık, öte yanda gam,

Yabancı cefası bir de üstelik.

Üç bayram, tam üç bayram

“İl idi ekber eyledi, biz matem eyledik.”

 

Bir şenlik düşünüyor Gökçen,

Bir allı yeşilli bayram şenliği.

Bu gece ateşlenecek

Düşman cephaneliği.

 

Ama, bu iş için kimi gönderse,

Zeybeklerin hepsi gönüllü.

 

Çakı gibi hazır Bayraktar Osman,

Gözünün içine bakıyor Ese.

 

Müthiş içerliyor Tekkürek,

Bu işe onu göndermezlerse

Gayri yüze gelecek.

 

Onu adam yerine koymuyor kimse,

Hiç mi hiç amma.

Efendim ne imiş? Bir kolu yokmuş

Gel de çatlama!

 

Kuş kadar görünmüyor gözüne kimse

Bu gün bir başkalık var onda

Takmış boynuna ipini,

Kelle koltugunda.

 

Nerdeyse delecek baktığı yeri,

Iki hançer ucu göz bebekleri.

 

Uzattı Ese’ye emektar sazı

Ve bir türküye başladı,

Serhat boylarının eski şahbazı

 

Aldı Tekkürek:

Masurum, çekildim aşkın darına,

Bilen olsa da bir, olmasa da bir9

Yükümü çözmüşüm can pazarına,

Alan olsa dabir, olmasa da bir.

 

Adımı Tekkürek koymuş dostlarımız,

Yarım yer yüzünde, toprakta yarım,

Fırtına geçirmiş dalsız çınarım,

Gülen olsa da bir olmasa da bir.

 

Tekkürek, yetişir çektin firkati,

İçinde yıllandı kavga hasreti.

 

Ver kendi kendine bu gün nöbeti,

Salan olsa da bir olmasa da bir.

 

Bir çelik sertliği var Tekkürek’in sesinde

Gökçen Efe neylesin onu göndermesin de…

 

Tekkürek Yola Çıkıyor

Uzadı ormanda gölgeler

Bir yakut minareye döndü her çam

Ve sularda mahmur mahmur

Gerindi akşam.

 

Bir yıldız aktı saniyelerce,

Bir, ömür yıldızı, kim bilir kimin.

 

Akan yıldızlar gibi geçiyor gece

Şafaklara doğru, bir dolu dizgin.

 

Ve tam saatinde yola çıktı o.

Bir kılıç gibi sallanıyor

Yanı başında kolu…

 

Arkadan esleniyor zeybekler:

“Kendini göster anam, Tekkürek

Kendini göster!”

Duymuyor o.

 

Kendini vermiş gecenin şarkısına.

Yürüyor ağır ağır,

Yürüyor, zeybek oynarcasına.

 

Bir kalkan misali germiş göğsünü, takmış dudaklarına Ger Ali türküsünü

Nihayet debboy görünü,

Çifte kilitli, nöbetçili debboy.

 

Kapıda bir hayalet dolaşıyor

Bir boy gidiyor, dönüyor bir boy.

 

Tekkürek,

Kurulu bir zenberek.

Kıstı gözlerini, sıktı dişini

Ve bir sıçramada bitirdi

Nöbetçinin işini.

 

Oh, debboyda artık

Cephaneler önünde yükseliyor

Sandık sandık.

 

Bir kibrit çaktı,

On beşlik obüslere baktı.

“De gidi anasını, ne meret şey beee!”

 

bunlardan biriydi kolunu alan

Çanakkale’de.

Gözü kör olsun kara talihin

Dışarda ayak sesleri var

Elini çabuk tut anam Tekkürek,

Geliyorlar!

 

Bir sandığın başında o.

Fitili yerleştirmek çok zor

Kan ter içinde Tekkürek

Yerleşmiyor ah, yerleşmiyor.

 

Fitili yerleştirdi

Ve fitilin ucunu cıgarasıyla birleştirdi.

Kapıya dayandı ayak sesleri

Fitil sandıkta

İki ateş arasında Tekkürek,

Ne ileri, ne geri.

 

Fitili sandıktan çekiverse mi,

Debboydan dışarı çıkıverse mi,

Yoksa bir mermiye at gibi binip,

Cenneti âlâya uçuverse mi?

 

Fitili çkmedi,

Debboydan çıkmadı.

Çıktı, oturdu en yüksek yere

Ve patlayan bir kahkaha gibi

Uçtu göklere.

 

Son Vuruş

Kurcaova’dayız, vakit akşamla yatsı arası.

Gökçen Efe, urbalarını yuğdurmak için kızanlarına birkaç gün izin vermişti. Yanında altı arkadaşı kalmıştı, bir de kendisi yedi. Su uyur, düşman uyumazmış. Gökçen’in üç beş kızanıyla korcaova’da olduğunu haber alan karşı taraf, üç taburluk bir kuvvetle bu mini mini çeteyi yedi kat çenber içine aldı. Vaziyete göre düşman, geceyi muhasara ile geçirecek ve işini gündüz gözüyle görecekti. Efe ve arkadaşları düşman saflarına atılmağı ve bir gedik açabilirlerse sıyrılmağı kararlaştırdılar. Kuvvetle arasında nisbet yol amma ne yapalım. Azydan az gidermiş, çoktan çok…

 

Son Türkü

Aldı Gökçen:

Giyindik, yakasız yensiz gömleği,

Beyazlar bağladık kara üstüne.

 

Dümya seyreylesin bu son derneği

Naralar vuralım, nara üstüne.

Bir hata ettiyse, insanlık hali,

Kalksın üstümüzden yurdun vebali.

 

Baharda donanmış fidan misali

Yaralar dizilsin, yara üstüne.

Gökçenim! Toprağa koydum dizimi,

Çevirdim Tanrıdan yana yüzümü.

 

Çeken kâtip, böyle çekmiş yazımı

Ecel fermanında tora üstüne.

 

Gece Senfonisi

Sustu orkastra,

Sustu birden bire, dindi uğultu.

Dağlar yaslandı dağlara,

Kurşun gibi ağırlaştı su.

 

Yollar kıvrım kıvrım serildi yere,

Gölgeler suda büklüm büklüm,

Bir baykuş kanadında uçtu ölüm.

 

Sustu kurtlar kuşlar,

Sustu akan dere,

Sustu aydınlığın orkestarsı

Birden bire…

 

Eriyen bir kurşun gibi ağırlaştı su,

İpek ayaklarıyla geziyor gece.

 

Sırtında bol yenli siyah mantosu

Esmer gece, lacivert gece, mor gece.

 

Bizimkiler

Bizimkiler hâlâ yerli yerinde,

Hepsinin elleri mavzerlerinde

Eller mavzerlerde, gönül sılada…

 

Üç değil, beş değil, beş yoz değil ki,

Üç tabur bekliyor Kurcaovada…

 

Bir bombamız olaydı, Efem ne dersin?

Hiç değil, süngümüz olaydı bari…

 

Ah, bir sandık mermi, bir de mitralyöz

Düşün, kılıç çekmişiz yedi süvari.

 

Yok, anam yok… neylersin!

Avuçlar içinde içildi son cıgara.

 

Cıgara içmesi ne tatlıymış be!

Ne kadar güzelmiş meğer gökyüzü,

Ne doyulmaz şeymiş gece manzara.

 

Ne cana yakınmış, her günkü ırmak.

Yaşamak ah, yaşama, gene yaşamak.

 

Hayatın sihriyle dolu zeybekler,

Nerdeyse döğüşten vaz geçecekler.

 

Gökçen,

Silkindi birden.

Silkindi söyle bir, dağlarcasına,

Doğruldu ağır ağır,

Doğruldu, zeybeğe kalkarcasına.

 

Ve yere yığılarak hayal yükünü,

Zeybekler doğruldu birer birer.

 

İmtihan günü hey, imtihan günü

Ne olursa olsun döğüşecekler.

 

Ova sesiyle ürperdi derin derin,

Namlusından şimşekler çaktı yedi mavzerin

Ve karşı taraf,

Kımıldadı dalga dalga,

Kımıldadı saf saf.

 

Mitralyöz hırıltısı,

Gümbü gürültüsü,

Süngü parıltısı, sardı geceyi.

 

Allah belâsını versin ölçüsüz harbin!

Buna can dayanır mı, yediye karşı bin

Böylesi bir hesap nerde görülmüş.

 

Bu nasıl döğüş efeler, bu nasıl döğüş!

İlk hatta vardılar

Fora bıçaklar.

 

İkinci hattı yardılar,

Bir zeybek düştü

Gayri altı kişi boğuşacaklar.

Yaman dayanıyor bu üçüncü hat…

 

Bir zeybek daha düştü,

İşler böyle giderse, berbat mı berbak!

Dördüncü hat.

 

 

Beşinci hat.

 

 

Bıçaklar yorgun,

Dipçikler sakat.

Bir zeybek daha kıvrandı yerde,

Düştü zeybeklerin sayısı dörde.

 

Dayanın, son kordon, son cember, son hat,

Dayanın, son nefes, son hız, son takat.

 

Düdükler öttü uzun uzun,

Hırıltısı yavaşladı mitralyözün.

 

Tüfek sesleri çat pat!

 

Tüfek sesleri tek tük

Ve bir daha öttü düdük,

Sesler dindi

“Yerinde rahat!”

Tüfek sesleri dindi.

 

Yedi kat çember delindi.

Fakat ne çare, oldu olanlar

Mor cepken üstünden sızıyor kanlar…

 

Gökçen sendeliyor, ağır yaralı,

Ne yapmalı, ne yapmalı ah!

Ankara’ya tel mi vurmalı?

 

Kara Haber

Ayak sesleri var, civar zeybekler imdada geliyor. Ne fayda!… artık her şey geç kalmıştır koca yörük. Bayraktar Osman, Çoban Ese, Ahmet çocuk yani. Gökçen’in bütün iyi dostları kara haberle sarsılıyorlar. Yaralı zeybeklerden bir neticeyi haber veriyor:

 

Tanrı elimizden efeyi aldı,

Gökçen Efe öldü, dağlar dul kaldı.

 

Aldı Çoban Ese:

Efem geldiğimi bilse,

Acep benle söyleşir mi?

 

İstanbul’dan cerrah gelse

Yaraları iyileşir mi.

 

Göğsünde süngü yarası,

Yarasın kızlar sarası.

 

İzmir’in yeşil Tire’si

“Gökçen” der de ağlaşır mı?

 

Müjde beklenirken köyde

“Kana belenmiş ağ gövde”10

çifte kuzuları evde

Baba diye meleşir mi?

 

Büyük Rüya

Herkesin bir rüyası vardır.

 

Kuşların, gökyüzü, uçsuz bucaksız,

Balıkların, mas mavi deniz,

Toprağın rüyası ekin, demet demet

Ve zeybeklerin rüyası hürriyet yalnız

Kamçısız, dizginsiz hürriyet.

 

Herkes rüyası uğruna bir şeyler verir

Kuşların havada savrulur tüyü,

Toprağın bağrını oyar saban,

Balıklar girdap girdap çevrilir

Ve damardan boşanır oluk oluk kan.

 

Büyük rüyasını gördü Gökçen

Ödedi borcunu, kesti hesabı

Ve son bahşişini verdi giderken.

 

Gördüğü rüyaya inanmıştı o.

İnanarak göçtü fani dünyadan

Bir iyi başlangıcın bir iyi sonu

Hür dağları hür denizleriyle hür vatan.

 

Arşivdeki metin:

 

Dip Notlar:

* Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali, Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı

Bölümü, İstanbul. eminenaskali@gmail.com

1 Celal Bayar, Ben de Yazdım, Milli Mücadele’ye Gidiş, 8 Cilt, İstanbul 1965-1972.

2 Celal Bayar Arşivi, 18 No.lu Demirci Efe Dosyası, 18/(7) Ziya Hanhan, Destan – Şiir (Celal Bayar’a ithaf), Gökçen Efe (Dağların ve Hürriyetin Destanı), 37 s., 20.7.1944. (Destanın tam metni yazının sonunda verilmiştir).

3 Tezene: Arap mızrabının Türkçesi.

4 Çamlıbel’den ok aşırdım, / Kan ayvazım, dağlardır bu! (Köroğlu).

5 Arkam sensin, kalem sensin dağlar hey! (Köroğlu).

6 Fata: Kahrak köyünün bağlı olduğu bucak. Şimdiki ismi Gökçen’dir.

7 Bu motif, bir zeybek türküsünden alınmıştır.

8 Çatal: Tire-Ödemiş hattının kavuşak noktası.

9 Haraba kul olduk bezm-i alemde / Abat olsak da bir olmasat da bir (Dertli).

10 Kana belenmiş ağ gövde (Bir Türkmen bozlağı).

 

Kaynak:

www.actaturcica.com

ACTA TURCICA Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi Online Thematic Journal of Turkic Studies Yıl VI, Sayı 2, Temmuz 2014 “Kültürümüzde Efe”, Editörler: Emine Gürsoy Naskali, Hilal Oytun Altun

 

About şahin efe yılmaz

View all posts by şahin efe yılmaz →

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir