Zeybeklik Ve Zeybekler

Bir nazariyeye göre Orta Asya Kazak Türklüğü, on altıncı asır­larda, türlü sebeplerle hanlarına asi olan göçebelerin meydana getir­diği bir uruk, bir içtimaî heyettir. Zeybeklik de, Kazaklık gibi, haksız­lığa, yolsuzluğa isyanın bir ifadesi, yiğitliğin, dadaşlığın Batı Anado­lu’da, Yörükler arasındaki bir tecellisidir. Zeybeklerin başında bir «Efe» bulunur. Efe, zeybeklerin başı, ağasıdır. Yiğitliğe, cesarete, dirayete göre efe seçilir. Genç bir zeybek de efe olabilir. Babası ölen zeybek, zey­beklere gücünü, kuvvetini ispat edebilirse «Efe» seçilir. Sarıtekeli Yörüklerinden olan Yörük Ali Efe, yirmi yaşlarında, babasının ölümü üzerine efe seçilmiştir. Babası Abdi Efenin yürek ve vasıflarını oğlunda bulan yaşlı zeybekler ona seve seve itaat etmişti.

 

Ziya Gökalp’e göre, Zeybeklik, tahsildar ve zaptiye zulmüne karşı Yörüklerin yiğitçe mukabelesidir. Enver Behnan Şapolyo Aşıkpaşazade Tarihine dayanarak, zeybekleri Rum diyarı gazileri, sınırlardaki uçlardaki yiğitler olarak gösterir. Zeybekliğin ortaya çıkış sebebini söyleyebilmek için uzun çalışmalar ister. Sebep ne olursa olsun zey­bekler mert, dürüst, cesur, haklıyı koruyan, zalime aman vermeyen in­sanlardır. Ege’de, Yörükler ve Yörük köylerinde, mala, cana, ırza na­musa göz dikenlere, efe ve zeybek değil, «Çalıkakıcı» denir. Meşhur Çakırcalı Mehmet Efe, kendi adını kullanarak, bir Yörüğü soyan ve kızını kaçıran çalıkakıcıları yakaladığında kurşunlamayı efelik töresi­ne aykırı bularak, ateşte yaktırmışlar.

 

Bolu ve Ankara zeybeklerine «Seymen» —seğmen— denmekte­dir. Bu kelime zeybek’le aynı kökten gelmiş olabilir. Erzurum’da söylenen «dadaş» kelimesi de aynıdır. Aydın’da bir «Dadaş» köyünün bulunması da bunu gösterir. E. B. Şapolyo, 1938 yılında Aydın’da yap­tığı araştırmalarda, yalnız Koçarlı, Germencik ve Dadaş’ta ve Kuşa­dası Varsak’larında ve Aydın’ın Sankeçili, Sarıtekeli ve Çakal Yürük­lerinde zeybekliğin izlerini bulmuştur. Aynı yazar, ağır olarak ve çift zeybek tarafından oynanan oyunlar olarak «Harmandalı» ve «Da­daş» ı sayıyor. Biz ikincisini hiç duymadık. Demek ki, zeybekliğin da­daşlıkla çok yakınlığı vardır.

 

Efenin maiyetinden olan zeybeklere «Kızan» denir. Enver Behnan Bey, zeybeklerle kızanları ayırıyor ve yeni zeybek olanlara kızan diyor­sa da, bizim duyuşumuz, bütün zeybeklere «Kızan» denildiğidir. Ru­meli Türkleri arasında «Kızan» çocuk anlamına gelir. Ege’de kullanı­lana yakın oluyor. Dağistan Avar’larında «Hizan» şeklinde kullanılır ve «aile efradı» anlamına gelir (1). Adapazarı’na bağlı Kızanlık köyünün ve Bulgaristan’daki Kızanlık Kasabasının ve Doğudaki Hizan kazasının adı buradan gelse gerektir. Bulgaristan Türkleri, Azerî ve Orta Aysa Türkleri gibi, «Bala» kelimesini «Çocuk» mânasında kul­landıkları halde, ayrıca Kızan kelimesini de ona yakın anlamda kul­lanmaktadırlar. Bu da gösteriyor ki, kelime Dağıstan Doğu Anadolu Ege ve Bulgaristan gibi, Türk kültürünün üç ayrı uzak coğrafi bölge­sinde yaşamaktadır.

 

Zeybekler gerçekten yiğit, dadaş, mert insanlardır. Yörük Ali Efe­yi çocukluğumuzda gördük. Ayaklarını İzmir’de tramvay kestiği için, bir adam sırtında götürüyordu. Yaşlıca, ufak tefek ve gövdesinin ya­rısı noksan adam, belinden kesilmiş bir arslana benziyordu. Dokuz se­ne önce de, Eğridir Gölü’ne bakan Anamas Dağı Yaylalarında, Hayta Yürüklerinden «Martinli Zeybeği» gördük ve çadırında misafir olduk. Doksanı geçkin olmasına ve hasta bulunmasına rağmen, gene de hey­betli idi. Ayaklarını çatarak, yani bağdaş kurup, bir ayağını, diğerinin üstüne atarak oturuyordu. Bu, zeybek oturuşu, yiğit oturuşudur. Bol bol tütün içiyordu. Ondan dinlediğimize göre, Demirci Mehmet Efe, kendisine kızan olmak için gelen zeybeklere, «Dinine düşkün olan Yö­rük Ali’nin yanma gitsin» der, gönderirmiş. Martinli Zeybek, Demirci Mehmet Efe’nin zeybeklerinden idi. Aydn’ın, Bozdoğan Kazasının, Birese köyünde gördüğümüz 84 yaşındaki diğer bir zeybek de aynı şey­leri söyledi. O da Demirci’nin kızanlarından imiş. Birese Köyüne kom­şu olan Dutağacı Köyünden idi. Atın üzerinde bir heykel gibi duruyor­du. Her gün en az üç saat ata biner, köy köy gezermiş. Dinç, zinde, şa­kacı idi. İki zeybeğin birleştiği nokta, Yörük Ali Efe’nin milliyetine, di­nine çok düşkün, çok şuurlu olduğu idi. Yörük Ali Efe’nin şu sözleri de bunu açıkça gösterir: «Bir fert ne kadar yüksek ve kahraman olursa olsun, «millete iyilik yaptım» diyemez, ancak «hizmet ettim» diyebi­lir.» (Orkun Dergisi, 54. sayı, 12 Ekim 1951)

 

Demirci Mehmet Efe, Demirci Yörüklerindendir. Babası da efe imiş. Demirci Yörükleri Türkiye’nin her yanında vardır. Maraş’ın Pazarcık’ma bağlı Demirci Köyü halkı, Hatay’ın alınması ile, Suriye’den buraya nakledilen Türkmen’lerdendir. Hemen hepsi demircilikten anlayan, oldukça sert ve yırtıcı insanlarmış. Yörük Ali Efe, Demirci Meh­met Efe ve Başkızanı Sökeli Ali Efe, Gökçen Efe, Danışmanlı (Danişmendli) İsmail Efe (Bafa Gölü kenarında Danışmanlı – Tanışmamı Kö­yünden), Mestan Efe, Kıllı Hüseyin Efe, kızanları ile birlikte, Millî Mücadeleye katılmış ve Yunanlılar’a kan kusturmuşlardır. Bu zeybek ruhu bütün Yörüklerde mevcuttur. Meselâ, on yıl öncesine kadar Söke’nin dağ köylerinde yaşamakta olan «Pınarcı» ailesi. Gali­ba Birinci Dünya Harbinin sonlarında veya Mütareke yıllarında, Ay­dın havalisinde azgınlıklarım arttıran Rum eşkiyası, bir gün, bir Yörük çadırını basmak üzere harekete geçer. Köpeklerin korkunç havla­malarından işi anlayan Pınarcı ailesi, hemen martinlerini kapıp çadı­rın önünde mevzilenirler. Aile iki kişiliktir. Bir karı, bir koca ve iki de tüfekleri var. Rum eşkiyası on kişi kadar. Uzun bir çatışma sonunda, bir Rum ölüyor, birkaç yaralı olduğu halde Rumlar kaçıyor. Aydın Va­lisi, bu yiğit Yörüklere madalya veriyor. Aydın ve Söke’de halkın tak­dirleri arasında dolaşıyorlar. Bir ara ziyaret etmek için niyetlenmiştik, nasip olmadı. Şimdi ikisi de Tanrının rahmetine kavuşmuştur.

 

Yaşlı bir akrabamdan dinlediğime göre, 1856 Kırım Savaşma gö­nüllü olarak katılan «Ger Ali Efe», Sivastopol’da, Malakof Tabyasına bayrağı diken yiğittir. Gene aynı akrabamızın anlattığına göre, Bulga­ristan’da, Bulgar komitacılarının baskınlarından bıkıp usanan Sultan Abdülâziz, Alaşehir’li Süleyman Paşa’nın (meşhur Türkçü Süleyman Paşa olacak), tavsiyesine uyuyor. Süleyman Paşa, bu komitacıların hakkından zeybeklerin geleceğini söylemiş. Zeybek birliği teşkiline memur edilen Süleyman Paşa, Aydın ilinden gönüllü bir zeybek taburu teşkil ediyor. Çakırcalı Mehmet Efe’nin babası Çakırcalı Ahmet Efe, Yörük Osman (veya diğer adıyla Cerid Osman – Cerdosman) Efe mai­yetleri ile katılıyorlar. Hepsinin başında Bakır’lı Mehmet Efe (Bakır Köyünden) vardır. Sekiz yüz kadar zeybek İstanbul’a getiriliyor. Çam­lıca sırtlarında talim yapıyor, kulaklı bıçaklarını kınlarına bakmadan, süratle sokup çıkarıyorlar. Bir Beyoğlu yürüyüşünde, bu dağlı yiğitle­rin heybetinden, Beyoğlu’nun tatlısu frenkleri paniğe uğrayıp, kaça­cak delik arıyor. Zeybekler vakur, heybetli, sağa sola bakarak geçip gi­diyor. O gece Beylerbeyi Sarayı’na davet ediliyorlar. Bakirli Mehmet Efe, Çakırcalı Ahmet Efe, Cerid Osman Efe, diğer efeler, başkızanları ve ileri gelen zeybekler, Sultan Aziz’le bir salonda yemek yiyorlar. Ye­mekten sonra, bağlama refakatinde, Sultan Aziz’in isteği üzerine, Ba­kirli Mehmet Efe, kalkıp zeybek oynuyor. Bir arslan heybetiyle, yere diz vurup, hoplayışlar, nara atışlar, padişahı son derece heyecanlandı­rıp, gözlerini yaşartıyor. Bakirli Mehmet Efe’yi alnından öpüyor ve sırtındaki paltoyu, eliyle ona giydiriyor. Sultan Aziz’i heyecanlandı­ran yiğit oyununun ihtişamlı tablosunu, Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın kaleminden takip etmek lâzım. Ne yazık ki, on yıl evvel bir makalede veya makale içinde okuduğumuz bu tasviri, ne kadar aradıysak da bulamadık. RızaTevfik, zeybek oynayan bir efeyi seyrederken duyduğu huşu, ürpertti, heyecan ve gururu, o kadar sanatkârane anlatıyor­du ki, hiç bir kalemin bu seviyeye ulaşacağını ummayız.

 

Ertesi sabah Padişah’la vedalaşan efeler, zeybeklerini alarak Bul­garistan’a hareket ediyorlar. Birkaç ay içinde, bilmedikleri dağlarda,. Bulgar eşkiyasma ağır darbeler indirerek, vatana şan ve şerefle dönü­yorlar. Fakat, idareciler kendilerinden çekiniyor. Bakirli Mehmet Efe­yi Bergama’da pusuya düşürerek vuruyorlar. Çakırcalı Ahmet Efe’yi, devlete hizmet ettiği, eşkiya takibi vazifesinde bulunduğu halde, bir Ramazan günü, Ödemiş dağlarında, akşam namazı kılmak üzere sec­deye kapandığı zaman, maiyetinde bulunan Hasan Çavuş, sırtından hançerliyor. Secdeye kapanmış halde kalıp, ruhunu teslim ediyor. Ce­rid Osman Efe ve başkızanını, aynı günlerde İzmir Konağına iftara ça­ğıran İzmir Valisi Halil Rifat Paşa, iftardan sonra bir bahane ile dışarı çıkıyor ve efeler kırşın yağmuru altında can veriyor. Cerid Osman Efe’den başka, bir de «Koca Cerit» diye bir efe daha vardır. Enver Behnan Şapolyo’nun, Türk Yurdu’nda (Temmuz 1954, sayı 1 (234) çıkan makalesindeki resim (sf. 52) bahsettiğimiz Bulgaristan Seferi ile ilgili olsa gerektir.

 

Hatırlımızda kaldığına göre, bir gazetede çıkan Hamidiye Zırhlı­sının maceralarını anlatan tefrikada (Cemal Saraçoğlu’nun olacak), Balkan Harbinde, askerî birliklerimizin bazı cephelerdeki ric’atini ge­milerden gören gönüllü zeybekler, hırslarından deli oluyor ve kaptan­lara kendilerini karaya çıkarmaları için yalvarışları anlatılıyordu. Plevne Savaşı’na da Aydın’dan bir gönüllü zeybek ve Yörük köyleri halkı katılmıştır. Bu satırların yazarının dedesinin babası Şakir Efen­di de, Gönüllü Aydın Taburu, Dördüncü Bölük Emini olarak harbe işti­rak etmiş, yaralanmış, geri çekilme esnasında Kuşadası’nın Canlı kö­yünden bir arkadaşı kendisini sırtlayarak saatlerce taşımıştır.

Toros dağları Yörüklerini ve bilhassa Kozanoğullarını tedip için «Fırka-i islahiye» teşkil edilmiştir. Cevdet Paşa da bu işle vazifelendirilmiştir. Bugünkü «islahiye Kazası», o zaman Yörüklerin zorla iskânı ile kurulmuştur. Avşar bozlaklarında bunlar yanık yanık anlatılır. Cevdet Paşa, Fırka-i Islahiyenin temelini teşkil eden zeybekleri şöyle anlatır: «Derviş Paşa, Ostrok Boğazından mürur ile Karadağ’ı yarıp muzafferane İşkodra cihetine geçmiş olan asâkir-i şahanenin en gü­zidelerinden yedi tabur nizamiye seçti ki ekser-i neferatı zeybek baha­dırları idi. Dağlarda ve taşlarda keklik gibi seğirdirlerdi ve tüfenkleri hep nev-îcâd şeşhâne idi Zeybekler ise mehâlik ve muhâtarâttan (ölmekten ve tehlikeye atılmaktan) sakınmaz, yorulmaz ve usanmaz şûh üşen sanki askerlik için yaratılmış bir kavimdir. Doğru­su insanın bir güzel soyudur» (2).

 

Yunanlılar Ege’yi ve diğer devletler Anadolu’nun muhtellif yerle­rini işgal ettiğinde, Türk vatanı ayaklanmış, Gaziantep’i, Maraş’ı, Do­ğusu, Batısı ile silâha sarılmıştı. Ege’de de Yunan’lara karşı zeybekle­rin mücadelesi çok sert oluyordu. İngilizler’e verilen resmî bir raporda, bu bölge Yörük ve zeybeyleri için şu ifadeler yer alıyor: «… Bu insan­lar Yunanlılardan nefret etmektedir ve kahramanlıkları da bilinmek­tedir. Bilhassa dağlık bölgelerdeki zeybek ve yörükler korku nedir bilmezler. Moralleri ise çok yüksek olup, Yunanlıları yurtlarından atacaklarına eminler» (3).

İstanbul tulumbacıları, tulumba takımlarını isimlendirmişlerdir. İstanbul’un bütün sandıkları tarafından kabul edilmiş dört isim var­dır. Bunlardan biri «Zeybek Takımı» dır (4).

 

Yörüklerin çoğu, eski Yörüklerin hemen hepsi zeybek elbisesi gi­yerdi. Adana, Gaziantep, Hatay, Maraş, Adıyaman, Kayseri, Niğde, Bingöl taraflarında Yörüklere «Aydınlı» derler. Erzurum Üniversitesi Ziraat Fakültesi profesörlerinden Prof. Lütfi Ülkümen’den «Aydınlı» larla ilgili bir oluş (hâdise) dinlemiştik. Prof. Ülkümen, bir yaz ayında Bingöl Yaylalarında «Köçer – Göçer» adı verilen koyuncu aşiretleri zi­yaret ediyor. Konuşurlarken, karşıdan zeybek kılığında bir Aydınlı geliyor. «Hoca» diyorlar, «Gördüğün Aydınlı’da birkaç yıl geçmeden bi­zim gibi Kürt olur. Vaktiyle biz de Aydınlı idik.» Yörüklük, Zeybeklikten bahseden bu satırlar memleket gerçeklerine de ışık tutuyor.

Zeybek Olma Merasimi: Enver Behnan Şapolyo’nun ifadesine gö­re, zeybekliğe alınma ona göre, «Kızan olma» merasimi şöyle yapılır.Dağ başlarında yetişen «Teknel-Tehnel (Defne benzeri)» ağacının önüünde yapılır. Bu ağaç totemdir, «Ölüm ağacı» da denir, zeybeklerce kutlu sayılır. Efe, koca yatağanını bu ağaca saplar, yeni aday, töreye uygun yemin eder. Efesinin elini öper, zeybekler efenin alnından öper, aday tehnel ağacına saplanmış olan yatağan (büyük bıçak) ın altın­dan yedi kere geçer. Sonra tehnelin zeytine benzer meyvalarmı silâh­larına sürerler. Bu merasimin teferruatını bahsettiğimiz yazarın, adı geçen makalesinden takip etmek gerekir.

 

Efe ve Zeybek Kıyafetleri: Bu bahsi Enver Behnan Şapolyo’dan aynen naklediyoruz. «Efelerin başına giydikleri nar çiçeği rengindeki fese «Kozunlu başlık» derler. Bu, çuhadan yapılmış ve işlemelidir. Zey­beklerin giydiği fese de «Kabalak» adı verilmektedir. Bu fesler Mevlevi sikkesi gibi uzun ve kalıpsızdır. Efelerin kozunlu başlığa sardıkları kefiyeye «Poşu» derler. Bu poşunun kenarlarına genç kızlar oyalar işler­ler. Bu sanatkârane örmelerin bir senede bittiğini söyleyenler vardır. Efenin giydiği mavi renkli şalvara «Çaşir menevrek» adı verilir. Bu şalvarm boyu diz kapaklarının üstüne kadar uzanır. Dizleri yaz ve kış daima açıktır. Diz kapakları ak olanlar, ancak yeni kızan olanlardır. Çaşir menevreğinin yan tarafları siyah ipek işlemeli kaftandandır. Efenin çaşir menevreğinin göğsüne yakın taraflarından donun kenarlan görünmez. Zeybeklerde görünür. Donlarına «Dizlik» derler. Efele­rin feslerindeki püskül pek uzundur. Efe püskülü yüz dirhem olmak âdettir. Bu püsküle «Koza» adı verilmektedir. Koza sağ taraftan omuza doğru sarkar. Siyah renkte ve ipektendir. Efelerin giydikleri ceketin kollan olursa «Cepken», kolsuz olursa «Camadan» derler. Camadan ve cepken mavi veyahut lâcivert çuhadandır. Üzeri siyah ipek kaftanla pek sanatkârane işlenmiş ve üzerinde birçok tezyini motifler vardır. Sırmalı cepken de vardır. Bunu efeler giymez, ekseriya zeybekler ve kızanlar giyerler. Bu cepkenlerin altına pullu mintan giyerler, yakası yoktur. Bu mintanlara «Alakye» derler. Bellerine de kumaş sararlar. Buna da «Acem şalı» denilir. Acem şalının üstüne meşinden bir kuşak daha sarılır ki buna da «Silâhlık» denilir. Bu silâhlığın arasından ku­laklı bir yatağan bıçağı sokulur… Efelerin kollarında gümüşten kabı olan «Bazubent» ler vardır. Bunun içinde kurşun geçmez muskası vardır. Bu muskaların içindeki yazılar, şayanı dikkattir. Tamamen eski Türklerin Orhun ve Uygur yazılarına benzer bir takım işaretlerle doludur. Göğüslerinde bir de gümüşten «Hamaylı» denilen gümüş bir mahfaza asılıdır. Bunun içinde En’am vardır. Bazubent daha kızan iken takılır, ölene kadar taşınır. Efelerin mavzerleri baştan başa gü­müş kakma işlemelidir. Efelerin göğüslerinde çapraz bir vaziyette du­ran bir fişeklik vardır. Buna da «Karkılık» derler. Üzerinde gümüşten işlemeler vardır. Efeler ayaklanna da ayrı ayrı ad verirler. Üzerinde birtakım işlemeli olan çizmeye «Kayalık» derler. Bunu yalnız efeler giyerler. Zeybek ve kızanlar ise çarık giyerler…. Efeler çizme giymedik­leri zaman çorabın üstüne bir meşin dizük giyerler. Buna da «Kepmen» tabir ederler. Kepmenin araşma bir kama sokulur. Çok kere bu kama ile zeybek oyunu oynamaktadırlar » (5).

 

Zeybek Oyunları: Aydın, Muğla, Tavas, Kordon, Bergama, Soma, Ortaklar, Pamukçu, Harmandalı, Sakız, Tefenni, Kadıoğlu, Kocaarap, ve Bengi zeybekleri meşhurdur. Malatya’nın «Üç ayak zeybeği» ve Bingöl taraflarındaki bir oyun havası da zeybektir. Biz sadece Bengizeybeği üzerinde duracağız. Bu oyun Balıkesir çevresinde oynanır. Çok muhteşem bir oyundur. İnanca göre, düşman kumandanının kellesi etrafında oynanır. Aslen Karakeçili Boyundan olan bir paşadan din­lediğimize göre, Elâzığ’da da Bengi oyunu oynanırmış.

Bengi, «Mengü» nün bozulmuş şeklidir. Kâşgarlı Mahmud’un ese­rinde ve diğer tarihî kaynaklarda kelime «Ebedî, ölümsüz» anlamına gelmektedir. Silifke’nin üzerinde, Balandız Yaylası eteklerindeki bir Tahtacı Köyünde (Kirtil), on yıl kadar önce, bir kış gecesi seyrettiği­miz «Mengü» oyunu, sözüyle, özüyle eski bir Türk oyunudur. Zeybek­ten başka bir biçimde, kadın erkek oynanıyor. İnsana huşu veren bir oyun. Çam kütüğünün ışığında aydınlanan Türkmen çehreleri arasın­dan, kabak kemane ve çöğürün nağmeleri arasında, «Ölümsüzlük oyu­nunu» seyredip, sanki ölümsüz olmuştuk.

 

Afganistan’da, Hanabad’m doğusundaki dağlarda, Özbek’lerle meskûn yerde, «Bengi» adı verilen bir çukur vardır (6). Ulukışla’nın batısında, Dikmen Yaylası ile bitişik olan yaylanın adı: «Bengi Yay­lası» dır ve bu civardaki boğaza «Bengi Boğazı» denir. Doğu Azerbay­can’da, Sarab bölgesinde bir köyün adı «Menkutay Köyü» dür. İsim olarak da tarihte geçmektedir. Çağatay lehçesinde «Mengü» nün ye­rini, «Tohtamış» almıştır. Buradan, Arapça «Bakî» karşılığı «Tohta» kelimesi yapılmıştır (7). Sovyet zulmüne karşı ömrü boyunca müca­dele eden ve Sovyet zindanlarına uzun yıllar inletildikten sonra öldü­rülen Türkistan millî şairi Çolpan, bir şiirinde (komünistlere karşı Türk dünyasını ayaklandırmak için yazmış olduğu bir şiirinde) «Tohtanmak» fiilini «Dayanmak, mukavemet etmek» anlamında kullanır:

 

«Halk denizdir, halk folkundur, halk küçdür, Halk isyandır, halk oddur, halk öçdir…  Halk kozgalsa (ayaklansa) küç yoktur ki tohtansm;»(8).

Bu misaller de iyice gösteriyor ki, zeybeklik ve efelik, kökü Orta Asya’ya dayanan millî bir davranış, yaşayış ve gelenektir.

 

(1) Prof. Dr. A. Caferoğlu, «Etimolojik Araştırma Denemeleri», Türk Dili Araştır­maları Yıllığı (Belleten) 1957 den ayrı basım, sf. 4 – 5.  (2) Cevdet Paşa, Tezâkîr, 21-39, Yay. Ord. Prof. Câvid Baysun, Ankara, 1963, sf. 133.  (3) İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İnceleme: Erol Ulubelen, İstanbul, 1967, sf. 207, Vesika No. 509.  (4) Reşat Ekrem Koçu, «İstanbul Tulumbacıları», Tercüman, 14 Temmuz ve 3 Ey­lül 1968. (5) Enver Behnan Şapolyo, «Efe, Zeybek, Kızan… Yaşayışları ve Âdetleri», Türk Yurdu, Temmuz 1954, sayı 1 (234), sf. 43-55. (6) Gıınnar Jarring, On The Distribution Of Türk Tribes in Affghanistan, Lund, 1937, sf. 15. (7) A. Vâmbery, History Of Bokhara, London, 1873, sf. 179, dip not 2.  (8) Dr. Baymirza Hayit, Türkistan’da Öldürülen Türk Şairleri. Ankara, 1971, sf. 28 («Halk» isimli şiirinden).

 

TÖRE DERGİSİ M. SERÇİNLİOĞLU SAYI:11 YIL:1972

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir